İSTANBUL’DA BİR HAFTA

Pazartesi günü İstanbul, herhalde yabancılık çekmeyelim diye, bizleri bir çeşit soğuk bir Stockholm havasıyla karşıladı. Sicim gibi yağan bir yağmurun altında kendimizi köşedeki börekçiye zor attık! Bagels, Croissant ve Baguette hepsi bir yana ama, fırından yeni çıkmış su böreğinin yerini hiç bir şey tutmuyor! Bir bardak çay ve bir porsiyon su böreğini midemize indirdikten sonra Metro’nun yolunu tuttuk.

Bilmem biliyormusunuz? Dünya’da ilk Metro 1863 yılında İngiltere’de inşa edildi. İstanbul’da bulunan yeraltı metrosu1863‘te Londra‘da hizmete giren yeraltı toplu taşıma sistemlerinden sonra inşa edilen dünyanın en eski 2. yeraltı toplu sistemidir. 1871’de başlayan ve üç yıl süren inşaatın sonunda 573 metrelik Tünel hattı 17 Ocak 1875’te hizmete başladı. 1910yılında elektrikli sisteme geçen Tünel, 1939‘da İETT genel müdürlüğüne devredildi. 1970 yılında bir Fransız firması tarafından tamamen yenilenen Tünel, 90 saniyede Galata ile Beyoğlu‘nu birbirine bağlar. Ne yazık ki tünel yenilenirken eski maun vagonlara kimse sahip çıkmamış ki onların yerinde şimdi plastik vagonlar var. Çocukluğumda tünel ücreti öğrencilere üç kuruştu. Taksim’e giderken bu yolu kullanmak o zamandan kalma  ilginç bir hatıradır.

Gelelim şimdiki Taksim Meydanına:  Ben İkinci Dünya Harbi  zamanında doğup yokluk zamanında büyüdüm. Annem çocukluğumda, herşeyin  karne ile dağıtıldığını, ve o zaman, çocuk olduğum için, bana günde sadece bir çeyrek ekmek verildiğini, Milli Şef İsmet İnönü’nün emriyle tonlarca buğday ambar olarak kullanılan camilerde küflenirken milletin  fırınların önünde açlıktan bayıldığını hatta öldüğünü anlatırdı.  Çocukluğum ve gençliğim Bakırköy’de geçti. 1950 lerde Türkiye, İkinci Dünya Harbine girmediği halde  herhalde zamanın en fakir memleketlerinden biriydi. O zaman Bakırköy’de bir lise dahi olmadığından okul zamanı ablamın her sabah tirenle Istanbul Kız Lisesine gittiğini gayet iyi hatırlıyorum.

Birisi bana o zaman ”Bir gün gelecek Taksim Meydanının altı, metro istasyonları ve kesişen  metro hatlarıyla bir köstebek yuvasına benzeyecek” deseydi, güler geçer ve asla inanmazdım. Ne mutlu bana ki, bu seyahatimde bu günlerin hakikat olduğunu gözlerimle  görmek nasip oldu. Zamanımda bir karışıklık sembolü olan Taksim Meydanı tamamen trafikten temizlenerek bir yayalar cenneti olmuş. Insanlar ve güvercin sürüleri meydanı istedikleri gibi paylaşıyorlar. Metro hattına yürüyen merdivenlerle inildiği gibi asansörle de iniliyor. Biz en kısa yol olduğu için asansörü tercih ettik ve gördük ki her ne kadar birileri bizleri ”muasır medeniyetlerin kültür seviyesine” ulaştırmak için neredeyse bir asır beynimizi ”muasır medeniyetler” lafıyla yıkamaya çalışmışsa da milletimiz fabrika ayarlarının dışına çıkmayarak eski örf ve adetlerine bağlı kalmış. Amme malına olan saygı hala devam ediyor. Ne asansörün içinde ne de istasyon  duvarlarda herhangi bir karalama olmadığı gibi, ”muasır” olmayı başaramayan Türkler, asansörlerin ”muasır ve medeni İsveçliler” tarafından tuvalet olarak da kullanıldığını da daha öğrenememişler!  Bilmiyorum bu adet sadece İsveç’te mi var yoksa tüm AB memleketleri asansörleri bu amaçla da mı kullanıyorlar?

Vaktin erken olmasına rağmen Meydanın altı bir karınca yuvası gibi canlı. Yürüyen merdivenlerin  yanında yürüyen bantlar yolcuları gidecekleri yere götürüyorlar. İstanbul Kartımızı alıp hattımıza doğru yürüyoruz. Kısa bir beklemeden sonra gelen Metro tıklım tıklım dolu ancak yolcular, gelenlere mümkün olduğu kadar yer açarak hepimizin kolaylıkla seyahat etmesini sağlamaya çalışıyorlar. Ben vagona girince en az üç genç bana yerlerini veriyorlar. Medeni İsveç’te herhangi bir toplu taşıtta bir yaşlıya yer verildiğini gördünüz mü?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.