İSTANBUL’DA BİR HAFTA (BÖLUM1)

Yıllardır doğup büyüdüğüm İstanbul’a gitmeyi düşündüğüm halde bir türlü fırsat olmadı. Ne hikmetse kısmet bu yılmış. Sebep, damadımın göz ameliyatı. İftiharla yazıyorum; eskiden bizler ameliyat olmak için Avrupa veya ABD’ye  giderdik. Şimdi Avrupalılar bize ameliyat olmaya geliyorlar! Türkiye’ye yönelik bir sağlık turizmi varmış ta benim haberim yokmuş. Teknolojide gelişmediğimizi iddia edenlerin bu hakikatten haberleri yok mu?

Gelelim seyahatimize: Her zamanki gibi kahvaltıdan sonra Arlanda yoluna çıktım. Terminale geldiğimde orada herhangi bir şeyin değişmediğini, son seyahatimizde gördüğümüz gate tavanından sarkan kabloların hala aynı yerde sarkmakta olduğunu gördüm. Çok merak ediyorum özellikle bizlerin kullandığı bu gate’in inşası veya tadilatı hiç bitmez mi? Oradaki diğer gate’ler de aynı vaziyette yarım yamalak mı yoksa biz Türklerin kullandığı bu gate’i  iltimas olsun diye mi habire yenilemeye çalışıyorlar?

Türkiye’ye sefer yapan THY ve Pegasus şirketlerimiz hakkında neler düşündüğümü sanırım ki daha önceki bir yazımda yazmıştım. Ancak şunun altını çizmek isterim ki; son zamanlar hava nakliyatı yapan şirketlerin bir kısmının zorluk içinde olduğunu ve hatta Lufthansa destekli German Wings’in ederek tarihe karıştığını gördük. Bu zorunlu atmosfer içinde yıllarca varlığını koruyan ve daima kendilerini yenileyerek bizlere hizmet veren bu iki şirketimize sahip çıkalım. Düşünün ki, bu şirketler ve yeni yapılan hava limanları sayesinde, eskiden sadece zengin bir zümreye ait bir lüks olan uçak seyahatleri, artık tüm vatandaşlarımızın tabii bir hakkı oldu. Memleketimizin neredeyse her köşesine uçakla ulaşmak artık sadece zenginlere mahsus bir rüya değil. Bu hakikati görüp iftihar edelim. Bazılarımızın beğenmediği Pegasus uçağı biraz gecikerek kalktıysa da vaktinde İstanbul’a indi. Otobüsle Taksim yolunu tuttuk ve kabaca bir saat sonra otelimize ulaştık.

İstanbul’a gitmemizin sebebinin damadımın göz ameliyatı olduğunu yazmıştım bu sebeple merkezi olduğu için Taksim’de bir otel seçtik. Taksim’de günün her saatinde çeşitli vasıtalarla İstanbul’un her yerine ulaşmak mümkün.  Taksim meydanı 1600lü yıllarda mezarlık olarak kullanılıyordu. Bu mezarlıkların olduğu bölgeye Beyoğlu ve Galata semtlerinin su sorununu çözmek için maksem inşa edildi. 
Maksem; gelen suyu çevredeki çeşmelere ve diğer yerlere dağıtılan yani taksim edilen su depolarıdır.Bundan dolayı da bölgenin ismi Taksim olarak anıldı. Zamanla mezarlıklar yok oldu ve bölge bugünkü bildiğimiz Taksim meydanı halini aldı. 
Taksimde bulunan maksem şu anda sanat müzesi olarak kullanılıyor.

Taksim meydanı son olarak gezi olaylarıyla gündeme geldi. O zaman çapulcular Atatürk Kültür Merkezinin duvarlarına Öcalan posterleri asarak ATATÜRK’ün askerleri olduklarını tüm dünyaya gösterdiler. İnşaati senelerce devam eden, projesi defalarca değiştirilen, açılışından sonra yanan, yıllarca kapalı kaldıktan sonra tekrar faaliyete geçen ve en nihayet restorasyon bahanesi ile yeniden kapanan ve geleceğini uzun zamandan buyana tartıştığımız Taksim’deki AKM’nin yerinde eskiden ne bulunduğunu hiç merak ettiniz mi? Söyleyeyim: Mezarlık vardı! İstanbul’un asırlar boyunca kullanılmış en büyük kabristanlarından biri, Ayaspaşa Mezarlığı…


Mezarlık tâââ Dolmabahçe sahilinden başlar, Ayaspaşa üzerinden Taksim’e, oradan da bugün Harbiye’ye uzanan sol taraftaki kaldırım boyunca Radyoevi’ne kadar giderdi. Üstelik sadece Müslümanlar’a mahsus değildi, belli yerlerine başka dinlere mensup olanlar da  defnedilirdi. Meselâ, şimdi AKM’nin bulunduğu alan Gümüşsuyu’nun aşağısına kadar Müslüman, Taksim’den Talimhane boyunca Harbiye’ye uzanan kısım Ermeni Gregoryen, Gümüşsuyu’ndan inişte sağda kalan bir bölüm de Katolik mezarlığı idi. Ayaspaşa Mezarlığı’nın Müslümanlara mahsus kısmı Türkiye’de basının ve gazeteciliğin öncüsü Şinasi’den Osmanlı tarihçiliğinin önde gelen ismi Silâhdar Fındıklılı Mehmed Ağa’ya kadar birçok kişiye ebedi istirahatgâh olmuş, tarihlere “93 Harbi” diye geçen 1897’deki Rus Savaşı’nda yaralanıp İstanbul’a getirilen ama hastahanelerde vefat

eden  askerler de buraya defnedilmişlerdi.

Mezarlığa ilk müdahaleyi, Sultan Abdülmecid yaptı. Gümüşsuyu’ndan Dolmabahçe’ye uzanan alanın denize doğru olan sol tarafında kalan mezarlar 19. asrın ortalarında Dolmabahçe Sarayı’nın inşası sırasında tamamen kaldırıldı ve buraya sarayın ahırları inşa edildi. Ahırların karşısındaki yamaca da saraya ait bir tiyatro yapıldı. Mezarlığa ikinci darbeyi, İttihad ve Terakki’nin liderlerinden Cemal Paşa, 1909’daki 31 Mart hadisesinden sonra vurdu ve kemiklerin bir kısmını başka yerlere nakletti. Onun bitiremediği işi de 1912’de “İstanbul Şehremini” yani belediye başkanı olan Cemil Topuzlu Paşa tamamladı ve özellikle 93 Savaşı şehidlerinin mezarlarının nakledilmemesi  için başlatılan yoğun kampanyaya rağmen Ayaspaşa Mezarlığı’nın tamamını ortadan kaldırıp alanı iskâna açtı.

Asırlar boyunca onbinlerce kişinin son uykularını uyuduğu yerde sonraki senelerde dikilen bazı binaların âkıbetini de söyleyeyim:

Dolmabahçe Tiyatrosu, 1863’te cayır cayır yandı, tiyatrodan geriye kalan büyücek oda da, 1990’ların sonuna kadar “belediye helâsı” olarak kullanıldı.


Talimhane’nin girişindeki Ermeni mezarlığının üzerine inşa edilen “Şan Sineması” daha sonra “Şan Müzikholü” adını aldı, 1987’de o da alevlere yenik düşüp küle döndü ve yerinde şimdi bir AVM inşa ediliyor.

Taksim Meydanı’nın tam karşısında bulunan Müslüman mezarlığına da mâlûm AKM inşa edildi. AKM’nin inşaatı seneler sürdü, açıldı, yandı, yeniden açıldı, kapandı ve macerası hâlâ devam ediyor. Mezarlıkların üzerine inşa edilmiş binalarda bir uğursuzluk, tuhaflık yahut bir garabet olduğuna şimdi gelin de inanmayın.

Bana sorarsanız ebedi uykularında rahatsız edilenler son olarak gezi olaylarıyla bizlerden hınçlarını aldılar. Malumunuz sözde ağaç sevgisi diye başlatılan bu olaylarda Dünya Ekonomik ve Stratejik Araştırmalar Vakfı Başkanı ve Türk Hava Kurumu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ünsal Ban, kalem kalem Gezi Parkı odaklı olaylar ve sonrasındaki gelişmelerin Türkiye’ye maliyetini hesapladı.

Ban, “Okul, hastane, fabrika yapabilecekken ifade özgürlüğünü yakarak, yıkarak savunanların ülkemize verdiği zarar maalesef 210 milyar lirayı aşmış bulunuyor” dedi.

Olayların hemen ardından yapılan hesaplamalara göre, bu gelişmelerin ülkeye maliyetinin 170 milyar lira civarında olduğunu hatırlatan Ban, geçen 1 yıl içinde bu maliyetin daha da arttığını ifade etti. Artan borçlanma maliyetlerinden piyasa değeri düşen Türk şirketlerine, olaylarda güvenliği sağlamak adına kullanılan kaynaklardan ülkeye gelmekten vazgeçen kalıcı yatırımlara kadar bir çok konuda ülkenin zarar ettiğini dile getiren Ban, şunları kaydetti:

Söz konusu maliyetin ülkeye zararının daha iyi anlaşılması için bazı önemli projelerle kıyaslamasını da yapan Ban, “Gezi Parkı ve 17 Aralık müdahaleleri sonrasında ortaya çıkan 210 milyar liralık maliyet ile 4-5 Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP), 50-55 Bakü-Ceyhan boru hattı, 25 Atatürk Barajı, 38-40 Boğaz Köprüsü, 15 bin 24 derslikli okul, 850-900 adet de 400 yataklı tam teşekküllü eğitim ve araştırma hastanesi yapılabilirdi” dedi.

Değerli okuyucularım, gezi olaylarının bu boyutlara ulaşması bence iktidar olmayı hayal edip te bir türlü olamayan CHP’nin çapulculara destek ve cesaret vermesidir. Onlar akıllarınca ortalığı karıştırarak orduyu kışlalarından çıkarıp hükümeti devirmeyi düşündüler! Ancak evdeki pazar çarşıya uymadı. Bu durumda her ne kadar ”Biz kuva – i milliyeyiz” ”Biz Atatürk’ün askerleriyiz” ”Biz vatanımızı seviyoruz” deseler de ben onların samimi olduklarına inanmıyorum! Ya siz?

ERKAN HOCA

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here